18 Ekim 2012 Perşembe

SPEC OPS:THE LİNE



                                                    SPEC OPS:THE LİNE

2K Games’in dağıtımını, Yager Development’ın ise yapımını üstlendiği Spec Ops: The Line aslında çok uzun zaman önce, 2009 yılının sonlarında Spike TV Ödül Töreni’nde duyurulmuştu. Yaklaşık üç senelik bir bekleyişin ardından oyunumuz nihayet bizlerle ve test edilmeye hazır.Oyunsitesi.comolarak bizim de diyeceklerimiz var, bu yüzden fazla uzatmadan yazıya geçiyorum.

Spec Ops enteresan ve özellikle “post apokaliptik” atmosferi sevenler için hoş bir senaryoya sahip. Yine kıyamet vari konular işlenmiş ama bu sefer Arap Yarımadası’nda, Dubai topraklarındayız. Kumlar altında kalan şehir adeta “ölü” hâlde ve buradaki Amerikan güçlerine de ne olduğu bilinmiyor. Keşif için Dubai’ye inen ana karakterlerimiz Walker, Adams ve Lugo’nun iki görevi var; Olup biteni öğrenmek ve 33. Tabur’la Albay John Konrad’ı bulmak. Yine de sadece üç kişi biraz saçma olmamış mı?


Spec Ops: The Line’ın hikâyesi ilerledikçe yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Belki fazla sürükleyici değil ama konunun iyi işlendiği kesin. Oyun içi grafik motoruyla yapılan ara sahneler tat katmış ve en önemlisi oldukça esprili bir dile sahip. Bilhassa bahsettiğim üç asker kendi aralarında sık sık enteresan muhabbetlere giriyorlar. Bunca aksiyonun içinde biraz gevşemek adına iyi düşünülmüş.

Yapımımız bildiğiniz gibi TPS türünde ve Unreal Engine 3 deyince akla ilk gelen siper alma sistemi üzerinden ilerliyoruz. Son derece alakasız oyunlar olmasına rağmen Spec Ops: The Line bana bu noktada Mass Effect oyunlarını hatırlattı. Aslında bu daha çok yönettiğimiz karakter olan Martin Walker’ın ME serilerindeki Komutan Shephard’a benzemesiyle alakalı. Bahsettiğim benzerliği oyunu gördüğünüzde sizde fark edeceksinizdir.

Neyse, konudan koptuk. Dediğim gibi Spec Ops aslında biraz çizgisel yapıya sahip ve açık alanlarda oynasak dahi belli koridorlarımız var. Kolay seviyede oynadığınızda düşmanlar zaten tek kurşunla ölüyorlar ve sürekli “siper al, ateş et, ilerle” döngüsünde gidiyorsunuz. En azından biraz mücadele isteyenlerin ileri zorluk seviyelerinde başlamalarını öneririm.

Grafikleri her ne kadar buna sekte vurmaya kalkışsa da, oyun atmosfer yönünden oldukça başarılı. Dubai’nin ve çöl ortamının havası zaten bir başkayken, etkileyici sahneler de iyice tat katıyor. Spec Ops’da “eksi” olarak nitelendirebileceğim bir nokta ise hareket problemleri. Örneğin son olarak Ghost Recon: Future Soldier’ı oynadım ve ikisinin de birbirine benzer yönleri var. Özellikle hareket mekanikleri bayağı yakın ama bir farkla; Ghost Recon’unki mükemmelken, Spec Ops vasat kalıyor. İyice alışana kadar problemler yaşamanız olası bu nedenle.

Yapay zekâ konusunda ise düşmanlarımız pek akıllı, zeki hareket ediyor diyemem. Buna rağmen takım arkadaşlarımız üstlerine düşeni hakkıyla yapıyorlar. Bazı aksiyon oyunlarında gördüğümüz gibi boş boş hareket edip, süs gibi beklemiyorlar. Düşmanın içine giriyorlar, birçoğunu size fırsat vermeden öldürüyorlar.


Oyunun Ghost Recon’a da benzediğini söylemiştim. Aynı şekilde bunda da bazı noktalarda taktiksel oynamak gerekiyor. Takım arkadaşlarımıza emirler verebiliyoruz. Fazla detaylı değiller ama yeterince iş görüyorlar. Emrimize göre ateş edebiliyorlar veya duruyorlar. Oldukça uzun bir oynanış süresi sunan Spec Ops: The Line oynanabilirlik ve eğlence yönünden ne mükemmel bir oyun, ne de kötü. Açıkçası bir noktadan sonra sıkılmanız da olası.

Multiplayer kısmını yapan firma Yager değil, Darkside Game Studios. Fena bir iş çıkarmamışlar ama co-op’a yeterince destek verilmemesi hoş olmamış. Muhtemelen Ağustos ayında bunun için ücretsiz bir DLC çıkaracaklar ve yeni görevler eklenecek ama Spec Ops zaten 2-3 ay içinde bıkılacak bir oyun maalesef. Yine de modlar eğlenceli, 30’a yakın da silah ve perk’ler mevcut.

Oyunla ilgili hiçbir bilginiz olmasa dahi Unreal 3 grafik motorunun kullanıldığını anlayacaksınızdır. Zira artık o kadar çok yapımda kullanıldı ki bu “eski toprak”, o “sarımsı” tonlara fazlasıyla aşinayız. Yıllanan görseller artık sırıtmaya başlamış açıkçası. Tamam, çok kötü değil ama günümüz yapımlarının da biraz gerisinde kalıyor. Fizik efektleri script sahneler dışında kendini gösteremiyor, karakter modellemeleri vasat. Buna rağmen ışıklandırmalar hâlâ muhteşem ve göz alıcı gözüküyor. Karakter seslendirmelerinin iyi oturduğu oyunda, silah sesleri de aynı şekilde başarılı. Kullanılan lisanslı müzikler ise atmosferi destekleyen unsurlardan.

Son olarak diyebilirim ki; ben Spec Ops: The Line’ı beğendim. Biraz arada kalmış havası var, her yönden ufak eksikleri var ama kendini oynatıyor bir şekilde. Max Payne 3’den sonra aksiyon oyunu arayanlar buyursun denesin. Herkese iyi oyunlar diyorum.


Darksiders 2


                                                Darksiders 2


Hıristiyan mitolojisi denilince akla gelenlerden ilkidir Mahşerin Dört Atlısı, Kıyamet alametleri ve onlarla ilgili vahiyler. İncil’de adları geçen ve kıyamet gününde ortaya çıkacaklarına inanılan bu dört atlı hakkındaki rivayetler de saymakla bitmez. Sonuç olarak dört at, dört binici ve dört simge…

Birinci atlı zaferi ve İsa’yı, ikinci atlı savaşı, üçüncü atlı kıtlığı ve dördüncüsü ise ölümü temsil ediyor. 2010 yılında çıkan Darksiders’ı iyi örülmüş senaryo kurgusuyla, God of War’ı andıranoyunmekanikleriyle hatırlıyoruz. Geçen iki senenin ardından Vigil Games boş durmadı ve Darksiders 2’yi piyasaya sürdü. Konuyu fazla dağıtmayalım; Darksiders’daki ana karakterimiz dört atlı kardeşten biri olan War (Savaş)’du. İkinci oyunda ise onun tutsaklığı söz konusu ve bu sefer kardeşini, Death (Ölüm)’i yönlendiriyoruz.Death biliyor ki; kardeşi aralarındaki en dürüst ve onurlu olan. Her şeyin komplo olduğunun farkında, bu nedenle de Charred Council’e onun masumiyetini kanıtlamak adına yollara düşüyor. Cennet ve cehennemin arasında yer alan Nether Realms’e kadar uzanan bir macera Death’i
bekliyor.


D
arksiders 2 açıkçası çok başarılı bir senaryoya sahip ve sıkılmadan takip etmenizi sağlıyor. Karakterlerin ardındaki hikâyeleri, günümüz dini-mitolojik olaylarına göndermeler, içinde barındırdığı mekânlar derken kopukluk adına hiçbir şey yaşanmıyor. Peki, oynanabilirlik ne durumda?

Mahşerin Dört Atlısı’ndan birini yönettiğimiz oyunda binek kullanımı olmazsa olmazdı değil mi? Darksiders 2’ye de at üzerinde başlıyor
uz ve öğrenmeye başlıyoruz. Aslında oyunun ilk bölümü de büyük ölçüde tutorial tadında geçiyor, belli başlı temel hareketler öğreniliyor. Darksiders oynayanlar hemen alışacaktır diyeceğim ama ilk defa oynayacak olanlar için de bir şey değişmeyecektir.

Her ne kadar ben iki yapımı apayrı kategorilerde görsem
de başından beri Darksiders ve God of War kıyaslamaları yapılıyor. Darksiders elbette ki God of War’ın çok çok altında yer alıyor. En büyük fark GoW’un sadece PlayStation platformu için, DS’in ise multiplatform olması. DS 2’de RPG vari bir oynanış mevcut; tabii biraz daha aksiyona dayalı hâli. Çeşitli kombolar, özel hareketler yer alıyor. En önemlisi oyun içinde tecrübe puanları kazanarak bunları açmak mümkün. Skill ağacı da aynı şekilde toplanan puanlarla belli yönlere doğru ilerletiliyor. Ek olarak bol bol “looting” yapabileceğiniz, diğer tabirle eşya ve altın toplayabileceğiniz biroyun. Neyse ki bu işi elle yapmayı sevmeyenler için otomatik toplama seçeneği konmuş da kolaylık sağlanmış.

Darksiders 2’de bol bol boss dövüşleri de bulunuyor ve en zevkli kısım da buralar zaten. Kaldı ki genelinde kendini tekrar ediyor ve tıpkı ilk oyun gibi az aksiyon can sıkabiliyor. Sürekli bir yerlere tırmanıyoruz, zıplıyoruz, arada da düşmanlarla karşılaşıyoruz. Şunu diyebilirim; bol bol Princeof Persia ve Devil May Cry gibi oyunlarla kıyaslama yapacaksınız.


Eğlenceli bir oynanış sunduğunu söyleyebileceğimiz Darksiders 2 sanki grafik yönünden biraz sınıfta kalıyor gibi. Öyle ki bazı kaplamalar sanki yıllar öncesinden çıkıp gelmiş gibi. Nesneler ve kaplamalar fena hâlde kendini tekrar ediyor, sürekli aynı yerlerde geziyor, aynı şeyleri yapıyor gibi bir hisse kapılıyorsunuz. Bu da göze hitabın yanında, oynanışı da etkiliyor. Neyse ki karakter tasarımları oldukça güzel ve en önemlisi animasyonlar göz alıcı derecede güzel.

Çevre sesleri ve seslendirmeler konusunda iyi iş çıkaran Darksiders 2 için müziklerde de Jesper Kyd’la çalışılmış.Oyunpiyasasıyla içli dışlı herkes zaten Kyd ismini tanıyacaktır. Hitman ve Assassin's Creed serisiyle iyice popüler olan Danimarkalı besteci, Darksiders 2’de de güzel işlere imza atmış.

Darksiders 2 ne God of War, ne Prince of Persia, ne de Devil May Cry oyunları kadar kaliteli ama azımsanacak bir yapım da değil. Kendi çapında başarılı ve oldukça da özgün; en azından ilgi çekici hikâyesiyle… Bir şans verin derim.